ENIAC, gelişmiş bilgisayar teknolojisinin ilk yansıması olarak tarihe geçmiştir. ENIAC ( Electronic Numerical Integrator And Computer ) açılımının kısaltılmışıdır. Türkçe olarak ise elektronik sayısal entegreli hesaplayıcı olarak bilinmektedir. Bu bilgisayar, yaklaşık 30 ton ağırlığında ve kurulumu için 167 metrekare bir alana ihtiyaç duyan devasa bir makinedir. ENIAC’ın maliyeti 500.000 dolar olarak bilinmekte ve 150 Kilowatt enerji tüketmekteydi. Tüm bunlara rağmen ilk bilgisayar eşitlikleri karşılaştırabilme, dört işlemi çözme ve kare kök hesaplaması yapabilmekteydi. Bu tür sayısal ve mantıksal işlemleri yapabildiği için ilk bilgisayar ünvanını kazanmıştır.
ENIAC’IN HESAPLAMA KAPASİTESİ VE PROGRAMLANMASI
2. dünya savaşında atılan bir füzenin hesaplanması el ile yaklaşık 20 saat gibi bir süreyi almaktaydı. ENIAC ise bu işlemi 15 saniye gibi kısa bir süreye düşürmüştü. Tüm bu işlemler binlerce röle,kristal diyot, rezistans ve kapasitör yardımıyla yapılmaktaydı. İlk bilgisayar saniyede 385 çarpma işlemi veya 38 bölme yada kare kök işlemi yapabiliyordu. Hafızasında ise 200 sayıyı saklayabiliyordu. Tarih’in bu ilk bilgisayarı 6 bayan operatör ile kontrol ediliyor ve programlanma işlemi elle kontrol edilen anahtarlar ve kablolardan oluşuyordu.
ENIAC, 1947 yılında tam anlamda çalışmaya başlamış ve 2. dünya savaşının son bulmasından dolayı bilimsel araştırmalar ve endüstriyel çalışmalar için kullanılmış, 1955 tarihinde yerine daha az enerji tüketen cihazlaryapıldığından fişi çekilerek emekliye ayrılmıştır. Şuan Amerikan Ulusal Müzesinde sergilenmektedir. ENIAC’tan sonra buna benzer pek çok cihaz üretilmiş olmasına rağmen bunlar sadece ilk bilgisayarın hızlanmasına ve daha az enerji maliyetine çözüm üretebilmişlerdir. Bundan dolayı ilk bilgisayar kategorisinde yer alabilecek MARK I, UNIVAC, EDVAC gibi cihazlardan bahsetmiyorum.
Kalite her zaman sizlere yansır. Çağ ve hayat her zaman ileriyi yansıtacak şekilde tasarlanmıştır. Sizler de güzelliği yaşamalı ve yaşatmalısınız.
Günümüz modern dünyasında özellikle bilgisayar teknik uzmanları son model yeni ürünlerini piyasaya sundu. Kalite ve özel tasarımlarla sizlere özgü değişik modellerin hepsi ilk olarak bilgisayar modelleri ile sizlerle olacaktır.
Kaliteyi seven herkes son sistemle kendilerini mutlu edeceklerdir. Günümüzde her yaşımdan kesim rahatlıkla bilgisayardan yararlanır. İş kolaylığı ve hizmet gelişimi için son derece yararlı bir icattır.
İslam alimleri kendilerine ulaşan bilgilerden yola çıkarak görme mevzusu üzerinde çalışmalar yapmış ve görmenin hakikatini ortaya koymuşlardır. İslam alimlerinden Kindî, görmenin, hacimli, üç boyutlu ve sürekli ışınlardan meydana geldiğini ifade etmiştir. Bu görüşü geliştiren İbnü'l Heysem ise günümüz optik biliminin temellerinin hemen tamamının dayandığı OPTiK (KİTABU'L MENAZİR) isimli eserini te'lif ederek Optik Biliminin kurucusu olmuştur. Buna ilave olarak İbnü'l Heysem, göze dioptrik bir sistem olarak yaklaşmak suretiyle kırılma geometrisini uygulamış ve bu metod ile de atmosferin yüksekliğini günümüz ölçülerinde saptamıştır. İbn-i Heysem, ışık huzmelerinin küçük delikten geçerken dağılmayarak deliğe paralel düz beyaz yüzey üzerinde baş aşağı bir görüntü oluşturduğunu açıklamıştır. Delik ne kadar küçük ise görüntü o kadar nettir. Görüntü ters düştüğü halde neden düz gördüğümüzü ise, optik sinirlerinin görüntüyü analiz eden ve tanımlayan beyinle bağlantı sağladığını izah ederek açıklamıştır. Işık kaynaklarını ve yaydıkları ışıkların niteliklerini incelemiş, kendisi ışık kaynağı olan nesnelerin ışığına birincil, ışıklandırılmış nesnelerin yaydığı ışığa da ikincil ışık adını vermiştir. Aynı zamanda ışığın doğru boyunca yayıldığını düşünerek bunun kanıtlanması için -bugünkü fotoğraf makinesinin esasını teşkil eden- karanlık oda deneyini ve gölgelerin niteliklerini dikkate alan daha başka deneyleri düzenlemiştir..[1] Bu bilgilerden yola çıkarak, fotoğfafın temelini hangi bilim adamının hangi asırda attığı ortaya çıkmaktadır: M. 10. yy, İbnü'l Heysem.
10. yüzyılda Müslüman bilgin İbn-i Heysem, gümüş nitrat'ın güneş ışığı etkisiyle karardığını bulması ve 15. yüzyılda büyük sanatçı Leonardo da Vinci'nin karanlık odada mevcut ufak bir deliğin dış dünyadaki görünümlerini aksettirmesi fotoğrafçılık tarihindeki önemli başlangıçlardır. Sanatçılar Rönesans devrinde karanlık kutuyu buldular. Böylece, ışığın girdiği ufak bir delik aracılığıyla karanlık kutunun öbür ucunda konunun ters çevrilmiş bir görüntü görebiliyordu. 18. yüzyılda karanlık kutunun bir ucuna mercek ve diğer ucuna da buzlu cam konularak görüntü kutunun dışında görülebilir hale getirildi.
Işığın kimyevi maddeler üzerindeki etkisi ve gümüş tuzlarının görüntü sapma duyarlılığı 200 yıl önceden biliniyordu. 1725 yılında, kireç ve gümüş nitrat sürülmüş bir kâğıt üzerine bir şekil konulup güneşe tutulduğunda kâğıt üzerinde bu şeklin bir görüntüsünün meydana geldiği görülmüştür. 19. yüzyılın başında kâğıt, gümüş nitrat çözeltisine batırılarak negatiflerin elde edilmesi başarıldı. Fotoğrafçılığın ilk ve esaslı gelişmesi, vernikle saydam hale getirilmiş olan kâğıt üzerindeki bir görüntünün kalay levha üzerine getirilmesidir. Daha sonra, Yuda Bitümü ile kaplanmış kalay levha üzerine düşürülen bir görüntüde güneş ışığı düşen yerlerin beyazlaştığı görülmüştür.
Niepce ile başlayan fotoğraf çalışmaları 1829'da Jacques Mande, Daugerre ile birleşip 1837'de Daugerreotype'ı ortaya koymalarıyla birden gelişim göstermeye başladı. Bu işlem gümüşle karıştırılmış bakır bir levhanın sünger tozu ve zeytinyağı ile silindikten sonra 1/16 oranında su ve nitrik asit birleşiminde yıkanıp hafif bir ateşte ısıtılmasını ve ikinci defa nitrik aside batırılmasını gerektiriyordu. Böylece hazırlanan levha iyoda batırılıp makineye yerleştiriliyor, ışık durumuna göre 5 ile 40 dakika poz veriliyordu. Elde edilen görüntü 47.5 °C ısıdaki cıvayı kapsayan bir tepsinin içine konulana kadar ortaya çıkmıyordu.
1840 yılında ışığı 16 kere fazla geçiren bir mercek kullanılarak poz süresi düşürüldü. Daugerre tipi ile elde edilen görüntü çok net olmakta ise de gümüş bakır karışımı levhanın kolayca kırılması ve bu yönden çok pahalı olması fazla gelişmesini önledi.
Aynı süreler içinde Henry Fox Talbot bir takım kimyasal maddelere batırılmış kâğıtlar üzerinde görüntü elde etmeyi başardıysa da yavaş yavaş kararması ve görüntünün net olmaması nedeniyle kolayca unutuldu. Ancak Talbot'un bu buluşu için ilk defa "FOTOĞRAF" kelimesi kullanılmıştır. Bir süre sonra da negatiflerin pozitife çevrilmesi başarılmıştır. Böylece modern fotoğrafçılığın temeli atılmıştır.
Daha sonra fotoğraf kâğıtları, yumurta akına batırılarak pürüzsüz bir yüzey elde edilmiştir. Ancak bu yöntem ayrıntıları ortaya çıkarmakta başarısız olmuştur. Yumurta akının iyotlaşması ise başarılı sonuç vermiştir. Bundan sonra ıslak levha yöntemi daha sonra da kuru levha yöntemi bulunmuştur.
Bu tarihlerde bir fotoğraf çekebilmek için ulaşılabilmiş en büyük poz süresi 1/25 saniye idi.
1888 yılında George Eastman, Kodak makinelerinde 10 poz çekebilen bromür kaplı Jelatin rulolar bulunan Kodak fotoğraf makinelerini piyasaya sürerek çok büyük aletler taşıması gereken fotoğrafçıya kolay hareket imkânı sağladı. Fotoğraf çekildikten sonra makine fabrikaya gönderiliyor ve jelatin film kâğıttan ayrıldıktan sonra bir cam üzerine yerleştiriliyor ve sonra yeniden makineye film doldurularak sahibine iade ediliyordu.
1870'te Hermann Vogel emülsiyonları muhtelif banyolara batırılarak duyarlılıklarını arttırma yolunu buldu. 1880 yılında kırmızıya karşı duyarlılığı çok sınırlı olan ortokomatik filmin yanında, pankromatik filmler ortaya çıktı. Fotoğraf 19. ve 20. asırda değişik astigmat merceklerin, selüloz asıllı filmlerin kullanılması, fotoğraf makinesi ve film sanayinde gelişmelerle günümüzdeki durumuna geldi.
Dijital fotoğraf makinesi, fotoğrafları elektronik olarak çeken ve saklayan elektronik bir cihazdır. Geleneksel fotoğraf makinelerinde olduğu gibi fotoğraf filmleri kullanılmaz. Bunun yerine ışık film görevi gören ve adına sensör denen yeşil, kırmızı ve mavi renge duyarlı hücrelerden oluşan sandviç tipinde sıkıştırılmış bir katmandan geçer ve bu katmandan alınan değerlerle fotoğraf dijital olarak saklanabilir. Günümüzün dijital fotoğraf makineleri tipik olarak çok fonksiyonludur ve fotoğraf çekiminin yanı sıra ses ve/veya görüntü kaydetme özelliklerine de sahiptir.
Dijital fotoğraf makineleri görüntüleri, piksel denilen küçük kareciklere sığdırır. Piksel boyutu ne kadar büyük olursa fotoğrafımız da o kadar büyük olur. İnsanlar piksel arttıkça görüntü kalitesinin arttığını zannetmektedir ancak işin aslı öyle değildir. Piksel sadece fotoğrafın boyutuyla ilgilidir. Görüntünün netliği ve derinliği kesinlikle fotoğraf makinesinin üzerinde bulunan diğer ayarlardan daha çok etkilenir. En büyük faktör lens'tir. Lensler günümüz fotoğraf makinelerinde genelde CCD olarak kullanılır, daha ucuz ve kalitesiz olan makineler CMOS kullanır ancak bu pozisyon bazen değişebilir. Sensör'leri araştırırsanız bazı çok iyi SLR fotoğraf makinelerinin de CMOS sensör kullandığını görebilirsiniz.
İnsanoğlu geçmişten günümüze zamanı ölçmek için pek çok yolu denedi. Güneş, kum, mum derken 13. Yüzyıl'ın sonlarına doğru mekanik saatler girdi hayatımıza. Ve sonra boy boy yükselmeye başladı zamanı gösteren kuleler. Biz onlara şimdilerde saat kuleleri adını versek de aslında onların her biri yaşadıkları döneme tanıklık eden, zamanın bekçileri...
Ne dilleri var ne de söyleyebilecek sözleri. Aslında bir konuşabilseler neler anlatabilecekler. Kim bilir ne savaşlar gördüler, hangi acılara hangi mutluluklara tanıklık ettiler? Bulundukları kentlerin genellikle en işlek caddelerin- meydanlarına adeta bekçilik etmeleri için ini edilen "Saat Kulelerinin her birini tek tek anlatacağız ama önce insanoğlunu onlara kadar getiren sürece bir göz atalım.
İnsanoğlu var olduğundan bu yana zamanı ölçmek için büyük bir uğraş içerisinde oldu. Tarih bize insanoğlunun icat ettiği ilk saatin M.Ö 3500'lü yıllara ait olduğunu gösteriyor. Bu da Güneş saati. Güneşin gökyüzündeki hareketlerine bakarak zamanı bilmeye çalışan insanlar sonrasında doğanın sunduğu pek çok materyali kullanmaya başlamışlar. Güneşi, su, mum ve kum takip etmiş. Burada bir parantez açarak tarihe dair bir bilgi daha vermek istiyoruz.
D910 1.43-inch, 256K renkli, dokunmatik bir ekrana sahip. Dokunmatik ekran sayesinde telefon menülerinde kolayca dolaşabiliyoruz. Ancak ekranın ufak olmasından dolayı mesaj yazarken veya telefon numaralarını ararken doğal olarak biraz zorluk çekiyoruz. Menülerde dolaşırken GD910 kendisinden beklenen her türlü içeriğe sahip olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Sonuçta bu klasmanda bir telefondan internete girmesini, e-mail gönderebilmeyi, çok rahat sms yazabilmeyi beklemiyoruz.
Hatta sesli arama özelliği sayesinde menülerde dolaşmak dışında ekranımızla fazla bir isimiz olmayacağını söyleyebilirim. Değişik kordon yapını kavramamız biraz zaman alıyor(videolardan da anlayacaksınız:)) olsa da, GD910’un hafif olusu, şık kordonu ve geniş gümüş rengi ekranıyla saat görevini de çok iyi bir şekilde gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca değişebilen saat temaları o kadar şık ki, kolumuzda piyasadaki pek çok saatten daha güzel durduğunu söyleyebiliriz.
Bağlantı Özellikleri:3G – Bluetooth – Gprs – Edge
Dijital Kamera Kalitesi: 0,3 MP
Bekleme Suresi:250 Saat
Konuşma Süresi:120 Dakika
çok güzel içerik
YanıtlaSil